Anonymous sent:

Kaan, Gecenin Öteki Yüzü dizisini hiçbir yerde bulamıyorum, benimle paylaşır mısın?


kaan(♘)kaanozer.com adresine e-posta gönderirsen, içine bağlantıları ekleyerek yanıtlayacağım.

“Canım kardeşim, doğum günümde gönderdiğin mektup için sana henüz teşekkür edemedim. O sırada zor günler geçiriyordum. Mektup başucuma gelip beni uyandırdığında ve artık on sekizime bastığımı söylediğinde, bunu okumuş ve beni ilgilendirmiyormuş, doğru değilmiş gibi hissetmiştim. Çünkü özgürlüğümün ve gençliğimin yarattığı mutluluğu dile getiren içindeki bütün o sözcükleri bana ulaştıran senin şefkatli elin ve çocukluğumdan beri bildiğim el yazın olmasaydı, bunları alay olarak algılardım.

Çünkü buradaki yaşamımda her şey farklı, düşünemeyeceğin kadar farklı, umutlarımdan da farklı. Sana bunları yazmak canımı acıtıyor, ama burada kimsem kalmadı. Günlerdir kimseyle konuşmuyorum. Bazen sokakta insanların peşine takılıyorum, sözcüklerin tınısını duyabilmek için konuşmalarını dinliyorum. Hiçbir şey anlamıyorum, bilmiyorum, yapmıyorum, işe yaramamaktan tükeniyorum.

Günlerce hiçbir şey yaşamıyorum, tanıdık bir yüz görmüyorum; binlerce insanın arasında yapayalnız olmanın ne anlama geldiğini bilemezsin.

Schramek'le de her şey bitti. Bir olay yaşandı, sana anlatamam, çünkü anlayamazsın. Aslında kendim de anlayamıyorum, çünkü bunda ne onun ne de benim suçum var, aramıza iki uçlu kılıç benzeri bir şey girdi sadece. Ve onu kaybettikten sonra anladım: Viyana'da sahip olduğum en değerli şeydi o.

Ve başkasına söylemeyeceğini bildiğim için bir tek sana açabileceğim bir şey daha var: Artık okumuyorum. Haftalardır hiçbir derse girmedim, kitaplarım toz içinde öylece duruyor. Nedenini bilmiyorum, ama artık ders çalışamıyorum, hissizleştim, buradaki hiçbir meslek beni çekmiyor, çünkü bu korkunç ve boğucu yalnızlık duygusundan kimse beni çekip çıkarmıyor. Burada hiçbir şey istemiyorum artık, her şeyden tiksiniyorum. Bastığım her taştan nefret ediyorum, odamdan, karşılaştığım insanlardan nefret ediyorum, şiddetli soğuğun nemiyle yüklü kirli havayı solurken işkence çekiyorum. Buradaki her şeyden boğuluyorum, tükeniyorum. Bataklığa gömülür gibi batıyorum. Belki çok gencim, çok güçsüz olduğum kesin zaten. Yumruklarım yok, iradem yok, işleri başlarından aşkın insanların arasında bir çocuk gibi duruyorum.

Ve bildiğim bir şey var: Eve dönmeliyim. Henüz tek başıma yaşayamıyorum, belki birkaç yıl sonra olur. Ama şu an henüz sana ve annemle babama ihtiyacım var, beni seven, yakınımda olan ve bana yardım eden insanlara ihtiyacım var. Evet, çocuksu bu, karanlık odada kalmış bir çocuğun korkusu bu, ama elimden başka türlüsü gelmiyor. Okulu bırakıp eve dönmek, çiftçi ya da katip ya da her neyse olmak istediğimi annemle babama söylemelisin; söylersin, onlara açıklarsın, değil mi? Lütfen bir an önce yap, burada bastığım zeminin ayaklarımı alev alev yaktığını hissediyorum. İçimdeki her şeyin ısrarla evimi istediğini hiç bilmezdim, ama, şimdi yazarken bütün özlemim uyanıyor ve biliyorum ki elimden başka türlüsü gelmiyor, yanınıza dönmeliyim.

Bu bir kaçış, yaşamdan kaçış ve ben bunu ilk kez yapmıyorum. Beni vaktiyle liseye götürdükleri günü anımsıyor musun? Sınıfa ilk girdiğimde tanımadığım altmış oğlan merakla, kibirle, gülerek ve şaşkınlık içinde bana bakınca o zaman da kaçıp eve gitmiştim, bütün gün ağlamış ve okula dönmek istememiştim. Ben bugün hala o günkü çocuğum, aynı aptalca korkularım var ve de sizlerin, beni seven herkesin çılgınca özlemini çekiyorum.

Gitmeliyim, gitmeliyim buradan. Bir kez gözden çıkardığıma göre artık bu yoldan dönüş olmadığını hissediyorum. Eve döndüğümde nicelerinin sırıtacağını, güleceğini biliyorum, başarısız, yaşamın reddettiği biri olacağım; annemle babamın güzelim umutlarını yıkacağımı biliyorum; bu zayıflığın çocuksu ve korkakça olduğunu biliyorum, ama engelleyemiyorum, tek hissedebildiğim burada artık yaşayamayacak olmam. Son zamanlarda burada nelere katlandığımı kimse öğrenemeyecek, kimse beni benden daha fazla hor göremez. Kendimi perişan hissediyorum, hasta gibiyim, sakat gibiyim, çünkü herkesten çok farklıyım, gitgide daha kötü, daha değersiz, daha gereksiz olduğumu gözyaşları içinde hissediyorum, ben…”

V.

“Özlemin koşulu ayrılmaktır —ayrılıştır:

özleyen ile özlenenin —biri durarak öteki giderek—ayrılmaları:—

Özlem, şuradan belli eder kendini: duran / özleyen, olduğu yerde kalır, giden / özlenen artık görülemez hâle gelene dek yerinden kıpırdayamaz; ama, özlenen de, belli aralıklarla dönüp geri bakar (özleyen hâlâ orada duruyor mu diye değil; özleyenin hâlâ orada durduğunu bildiğinden), belki, el sallar, özleyene — o ise, orada, durmaktadır: böylece, özlenen özleyenin görüş alanında uzaklaştıkça, yükselip durur özlem de — en üst düzeyine, özlenen özleyenin görüş alanından tam çıktığında, tamamiyle görülmez olduğu anda, ulaşır—

Özlem, artık, kesindir — yoğun, ve, dopdolu…

Özleyen çok kısa bir süre daha durur: özlenenin hiç görünemediği noktaya bakarak; sonra, yavaşça, geri dönüp, yürümeğe başladığında, özlem, doruk noktasını bulur:—

Özlemin doruk noktası, özleyenin özleneni artık göremediği noktadır —özlem, görüşün artık olmadığı noktada, doruğundadır.

Özlem, görememenin yoğunluğudur.”

Bu ayrılma durumunun simgesel olarak kavranabileceği bir biçim, güneşin —deniz üzerinde batışını seyretmekte görülebilir: Güneşin, ufuğa değdikten sonra, inişe geçmesi, yavaş yavaş eksilerek, son bir küçük pırıltı noktası hâline gelip, yitmesi — bunun vereceği duygu, ayrılıştaki özleme eşlik eden hüzün için yerinde bir eğretileme olurdu.

Oruç Aruoba • Uzak

image

“Sevgili İlhan,

Duymak, çok duymak eziyor beni. Yeni, bilinmedik bir sayrılık da olabilir bu. Bilmiyorum ki… Eziliyorum sadece. Uyumsuzluğum (dışa vuramadığım) yiyip tüketiyor kupkuru ruhumu. Biraz soluk almak için, kuramsal olmamak koşuluyla, ne yapabilirim acaba? Hiçbir şey gideremiyor susuzluğumu. Hiç, hiçbir şey..

İçmek yoruyor artık. Eskiden içkiye koşardım, kafamı kovardım dünyamdan.

Şimdi?

Kimseyi ortak etmek istemedim sıkıntılarıma. Hiç değilse uzun süre böyle yaşadım. Ama.. Belki.. Neden bir çaresi olmasın bunun?

Kürkümü severek giyiyorum. Ve hep aklıma geliyor inceliğin, inceliklerin. Ankara sendin. Özlemle arayacağım o kısa günleri.

Şimdi dışarda bir bakır düştü. Maşraba olabilir, bir sahan kapağı, bir buhurdanlık olabilir. Bazen sesler duyarım Boğazın tepelerinde. Bir çekiç sesidir örneğin. O kadar yaşlıdır ki, kaplar her yanı, doldurur kulaklarımdan geçerek uçsuz bucaksız yüzölçümümü. Eninde sonunda bir çekiç sesi. Kimbilir kim bir kayayı ikiye bölüyor ya da bir tekneyi kalafatlıyordur. Rüzgârsız bir balıkçı kayığını temizliyordur az ötede. Pulların da sesi vardır. O kadar güzeldir ki pullar, zarfların üstünde tutsak, sürgünde gibi alışılmış acılarını solur. Pullar.. Düzeltemiyorum hayatımı. Neresinden çeksem, öteki yanı bozuluyor. Gel İstanbul'a. Konuşmadan dolaşalım. Tepelere çıkalım tepelere, uçmayı duymak için. İnimdeyim, dükkânın üstünde.

Şiir, belki biraz şiir…”

Yarının hiçlik olması tehdidiyle mutlu olamam ve olmayacağım. Derin bir hakaret bu… Bu yüzden, beni acı çekmem ve yok olmam için, fikrimi sormadan ve küstahça var eden bu doğayı; su götürmez davacı, savcı ve davalı rolümle, kendimle birlikte mahkum ediyorum… Doğayı yok edemediğim için de, sadece kendimi yok ediyorum, hiçbir suçlunun bulunmadığı bir tiranlığa katlanmaktan bezmiş olarak…

Şöyle düşündüm: yenilgiden hoşnutum çünkü içten içe suçlu olduğumu biliyorum, beni selamete çıkaracak tek şey var, o da cezalandırılmak. Şöyle düşündüm: yenilgiden hoşnutum, çünkü bu bir sondur ve ben çok yorgunum. Şöyle düşündüm: yenilgiden hoşnutum, çünkü gerçekleşti, o biz olan, biz olmuş olan, biz olacak olan bütün bu olaylarla kaçınılmaz olarak bağlantılı, çünkü tek bir olguyu dahi yok saymalı ya da lanetlemek evrenin adına kara çalmaktır. Bunlarla oyalandım, en sonunda doğru açıklamayı buldum.

Jorge Luis Borges
Ale
f

Çev.: Tomris Uyar, Fatih Özgüven,
Fatma Akerson, Peral Bayaz