“Bekliyoruz. Canımız sıkılıyor. (Elini kaldırır.) Hayır, itiraz etme, can sıkıntısından patlıyoruz, bu kesin. İyi. Bir değişiklik çıkıyor karşımıza, peki biz ne yapıyoruz? Orada çürüsün diye bırakıyoruz onu. Haydi bakalım, iş başına. (Pozzo'ya doğru gider, durur.) Bir an sonra hiçbir şey kalmayacak ve biz de yeniden yalnız kalacağız yalnızlıkların ortasında. (Düşe dalıp gider.)


Samuel Beckett
Godot'yu Beklerk
en
En Attendant Godot (1952)
Türkçesi
: Hasan Anamur

“Katılaştım. Kaba konuşmayı öğrendim. Ama bu yarı yarıya —hayır, yüzde altmış— sahtekarlıktı. Halktan insanlar için ben, yapmacıklı biriydim ve onları hor görüyordum. Asla önümde eğilmekten vazgeçmeyecekler, asla benimle birlikte olduklarında kendilerini rahat hissetmeyecekler. Öte yandan, terk ettiğim salonlara geri dönmek benim için kolay olmayacak. Kabalığımın yüzde altmışı yapay bile olsa, geriye yine de yüzde kırk kalır. Üst sınıf salonlarındaki dayanılmaz nezaket midemi bulandırıyor, bir saniye bile dayanamam. O kibar beyefendiler, seçkin vatandaşlar, benim kabalığım karşısında isyan ederler ve beni pek çabuk defterden silerler. Terk ettiğim çevreye dönemem ve halkın bana utanç verici bir saygı ile sunduğu her şey, ziyaretçi bekleme odasında bir sandalyeden ibaret olacak.

Her toplumda, benim gibi yoz, uyuşuk insanlar, düşündüklerinden ötürü degil ama doğuşlarından ötürü yok olmaya mahkûmdur. Ama yine de mazeretim var. Yaşamımı zorlaştıran koşulların baskısı altında eziliyorum.

Bütün insanlar aynıdır. Bu bir felsefe olabilir mi? Bunu ilk düşünen insanın bir rahip, bir feylesof ya da bir sanatkâr olduğunu sanmıyorum. Bu düşünce, hiç kuşkusuz, bir meyhaneden çıkmıştır. Bütün dünyayı altüst eden ve onu iğrenç kılan bu düşünce!”

Osamu Dazai, Batan Güneş — Fransızcadan Çeviren: Esin Talu Çelikkan

Bir şarkı dinledim; sözlerini anlamaktan çok, yazmak, kayda almak için uğraştım ha uğraştım. Niye? Edip Cansever’in İki Ada’da dediği —“o sonsuz anlaşılmazlık” içinde, “o sonsuz anlaşılmazlık” için, yani ki koşmanın ve koşmanın içinde sürüklenen aklımın “araçları”, —ve belki “çözülen bir taş tadında”, “tükenen bir taş tadında”, konuşan, durmadan konuşan başka ben’in sahneye koyduğu söz olmak için…

düşüncenin ve
soruşturmanın şiirini
dinledim, dinledim de:

onunla artık eskisi gibi konuşmuyoruz.
“ya peki bu seslere ne demeli?”


Yıllar sonra Salomé'yi unutamamış Rilke'den bir mektup geldi:

“Dünyayı benim bugüne dek yaptığım gibi salt göz yoluyla kavrayıp içine sindirmek, bir ressam, bir heykeltıraş için daha az tehlikelidir, diye düşünüyorum, çünkü bunlar aldıklarını maddeye dönüştürüp ortaya koymakla rahatlayacaklardır.

Ben kendimi, Roma'daki parkta gördüğüm Anomone'a benzetiyorum: Çiçeğinin yapraklarını gün boyunca, alabildiğine açmış ve gece olduğunda onları bir türlü toparlayıp kapayamamıştı. Akşamın karanlığında, akıllı kardeşleri, dıştan aldıkları kadarıyla yetinip, yapraklarını kapamışken, onu hâlâ delicesine açılmış yapraklarıyla, bitip tükenmeyen geceden bir şeyler almaya uğraştığını görmek, insanı ürkütüyordu.

Ben de öyle çaresizce dışa dönük, dağınık, hiçbir şeyi itip geri çevirmeden yaşamaktayım; duyularım bana hiç danışmadan, hep rahatsız edici şeylere yönelik…

Ama kim kendisini, önce paramparça etmeden yenileyebilmiştir?”

Paris, 26 Haziran 1914
Lou Salomé

Sadece toplumsal baskıya başkaldırdığı için aşıklarını perişen eden kadın
Selda Terek

Kısa bir not:
“Ama kim kendisini, önce paramparça etmeden yenileyebilmiştir?” cümlesinin hangi kitapta, hangi mektupta ya da nerede kayıt altına alındığını bulmak için günlerdir tarama yapıyorum. Bildiğiniz üzere, internet kayıtları neredeyse bir yığın çöp olmaktan öteye gidemediği için, kaynağa ulaşmam zor oldu. Kimi kaynaklar, bahsi geçen sözün “Kalbin işi” kitabında, kimi kaynaklar “Duino Ağıtları” kitabında ve çoğunlukla Rilke üzerinden “sahipsiz” olduğunu işaret ediyordu.

ve sonunda Selda Terek'in Lou Salomé adlı kitabında, bahsi geçen cümleye eriştim. Kitabın epub versiyonunu google play'de görünce satın aldım. 120 sayfalık kitap, play store'da 546 sayfa. Çünkü her cümle bir sayfaya denk gelecek şekilde, dağınık, özensiz biçimde yüklenmiş. Kitabın ne amaçla yazıldığı, kaynakların nasıl kullanıldığı hususunda bir fikrim yok. Gidip baskı halini satın alacağım, çünkü ne olduğunu anlamadım. Tersi bir durum olursa (kaynak üzerinden) tekrar düzenleyeceğim.

IV
BAKIŞ

Burada da şöyle diyeceğim: bir yandan dünyayı algılarken aynı zamanda da bize yöneltilmiş bir bakışı kavrayamayız; ya biri ya öteki olmalıdır. Çünkü algılamak, bakmaktır, ama bir bakışı kavramak, dünya üzerindeki bir bakış-nesneyi yakalamak değil (meğer ki, bu bakış bize yöneltilmiş olmasın), bakılmış olduğunun bilincine varmaktır. Gözlerin ortaya koydukları bakış, ne türden olursa olsun düpedüz benim-kendime göndermedir. Arkamdaki dalların çatırdadığını duyduğum anda kavradığım şey orada birisinin bulunduğu değildir, benim güçsüz olduğumdur, yaralanabilecek bir bedene sahip olduğumdur, belli bir yer işgal ettiğim ve korunmasız olarak bulunduğum mekândan hiçbir durumda kaçamayacağımdır, kısacası görülmüş olduğumdur. Böylece bakış, öncelikle benden benim-kendime gönderen bir aracıdır. Bu aracının doğası nedir? Görülmüş olmak, benim için ne anlama gelir?

Jean-Paul Sartre
Varlık ve Hiçlik (349-50)

Paul Éluard:

Gözle
görülebilen ikinci
şiir

I.

Altı yüz altmış altı güneş, ben lambayı söndürünce, gözlerimin uçurumuna indi. Alp dağlarının çukuru gibi, yılın kısa gününün yıldırımlar saçan ışığı.

Alışkanlıklarıma engel oluyordu aydınlık, genel yaşamın utandırıcı koşullarında edinilmiş sıkılganlığı incitiyordu. Kara kristal perde çatlamıştı. Altı yüz altmış altı güneşin korkunç mu korkunç büyüteci altındaydım ve çamurlarla, kabuklarla, küllerle, birbirine dolanmış kıllarla, el sürmeyi göze alamadığım şeylerden daha itici nesnelerle kaplı sanıyordum kendimi.

Ertesi gün, gözlerim açıkken, yosunlarla, kuşbaşı iriliğinde karlarla, mercanlarla, buzlarla, bir de altın parıltılı, sessiz, ufak bir ateşle örtüldüğümü gördüm art arda.
Kısacası doğa büyüklüğünde.

II.

Yıldızların yüce soyu. Göz zamanı dövüyor boşu boşuna zorlu kürekleriyle.

Bir gözlemevinin gelgeç hevesi, zayıf bir kızoğlan kızın, ilgisiz bir av hayvanı için duyduğu ilk heves.

Kız rasgele nişan alıyor, çabalıyor boyuna. Gözünü alamıyor.

Çok uzaktan gözetliyor bütün yolları. Bir şeyin seçtiği yok ve attığı her ok düşkırıklığına uğratıyor onu.

III.

Işıksız kalmış, kendi varlığının, ilk insanca halinin ışıklarını bile yitirmiş bir kadın. Ayak bastığım uzun, verimli toprakları bozup dağıtan günah hayaleti. Kendini içi boşaltılmış canavarların güçsüzlüğüne adamış olan hayvan, benim yanımda bilinmedik mutluluğun, oburcasına tadılmış zevkin yerini tutması gereken hayvan, doğruluyor ayaklarımın dibinde. hiçbir şeyin korumadığı hayvan.